BİTAV ile TRT'nin Birlikte Hazırladığı Belgesellerdeki Evrimci Yanılgılar


Miller deneyinde kullanılan metan ve amonyak gazlarının, ilkel atmosferde bulunmadığı, ilkel atmosferin daha çok karbondioksit ve azottan meydana geldiği anlaşılmıştır. Bunlar ise aminoasit sentezine uygun değildir. National Geographic'in Mart 1998 sayısındaki, "Yeryüzündeki Yaşamın Kökeni" başlıklı makalede bu konuyla ilgili şu satırlara yer verilir:

"Pek çok bilim adamı bugün, ilkel atmosferin Miller'ın öne sürdüğünden farklı olduğunu tahmin ediyor. İlkel atmosferin, hidrojen, metan ve amonyaktan çok, karbondioksit ve azottan oluştuğunu düşünüyorlar. Bu ise kimyacılar için kötü haber! Karbondioksit ve azotu tepkimeye soktuklarında elde edilen organik bileşikler oldukça değersiz miktarlarda. Koca bir yüzme havuzuna atılan bir damla gıda renklendiricisiyle aynı oranda bir yoğunlukta... Bilim adamları, bu derece seyrek çözeltideki bir çorbada hayatın ortaya çıkmasını hayal etmeyi bile güç buluyor" (National Geographic, "The Rise of Life on Earth", Mart 1998, s. 68)

Aminoasitler tesadüfen bir protein ortaya çıkarsa bile hücre içindeki tüm faaliyetler genetik şifreye dayanır. Bunun için şifreyi kodlayan DNA ve RNA moleküllerinin de tesadüflerle ortaya çıkmış olması gereklidir, ki bu da mümkün değildir.

Görüldüğü gibi TRT belgeselinde hayatın kendiliğinden ortaya çıktığı masalına Miller deneyinin dayanak gösterilmesi bilimsel açıdan tamamen yanlıştır.

Hayatın kökenini evrimle açıklamaya çalışan belgeselde Miller deneyinin yanısıra bir başka bilimsel yanılgı daha ortaya konmaktadır. Program sunucusu, RNA gibi dev ve karmaşık yapı taşlarıyla basit hücre duvarlarının organik çorbanın içinde rastlantısal olarak ürediğini iddia etmektedir. Literatürde "RNA Dünyası" olarak bilinen bu tez de, aslında geçersizliği uzun süre önce anlaşılmış, eski bir yanılgıdır. RNA dünyası tezi, bilimsel gözlemlere ve kanıtlara dayanan geçerli bir iddia değil, sadece Miller deneyinin hayatın kökeni konusunda dolduramadığı boşluğu gidermeye yönelik hayali bir senaryodur.

1986 yılında Harvard'lı kimyacı Walter Gilbert tarafından ortaya atılan bu senaryoya göre, bundan milyarlarca yıl önce, her nasılsa kendi kendisini kopyalayabilen bir RNA molekülü tesadüfen kendiliğinden oluşmuştu. Sonra bu RNA molekülü çevre şartlarının etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye başlamıştı. Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklamak ihtiyacı doğmuş ve her nasılsa DNA molekülü ortaya çıkmıştı.

Adeta bir imkansızlıklar zinciri olan bu tezin tutarsızlığı o kadar açıktı ki evrimciler tarafından bile savunulmayan hatta açmazları açıkça itiraf edilen bir masal olmaktan öte gidememiştir. RNA'daki bilgilerin aktarılması için bir makromolekül olan proteinlerin de varlığı şarttır ve bu proteinlerin bilgisi de DNA ve RNA'da kodlanır. Bu durumda biri olmadan diğeri çalışmayan moleküllere dayalı bir döngü ortaya çıkar. Bir hücrenin çalışması için tüm bunların aynı anda hazır bulunması yani yaratılmış olması gerekir. Evrimcilerin asla açıklayamadıkları bu sorunu Nobel ödüllü Jacques Monod şu şekilde itiraf etmektedir:

"Şifre (DNA ya da RNA'daki bilgi), aktarılmadıkça anlamsızdır. Günümüz hücresindeki şifre aktarma mekanizması en az 50 makromoleküler parçadan oluşmaktadır ki, bunların kendileri de DNA'da kodludurlar. Şifre bu birimler olmadan aktarılamaz. Bu döngünün kapanması ne zaman ve nasıl gerçekleşti? Bunun hayali bile aşırı derecede zordur". (Jacques Monod, Chance and Necessity, New York: 1971, s.143)

Kısacası TRT ekranlarında bilimsel gerçekmiş gibi gösterilen hayatın evrimle ortaya çıktığı senaryosu gerçekte hiçbir bilimsel dayanağı olmayan bir hikayedir. Hayatın kompleksliği tesadüf iddiasını gülünç kılmakta, buna dayalı her senaryoyu çürüterek evrimci girişimleri sonuçsuz bırakmaktadır. Bunu itiraf edenlerden biri de ünlü evrimci John Horgan'dır. Horgan "The End of Science" adlı kitabında, hayatın tesadüfen cansız maddeden nasıl ortaya çıkmış olabileceğini açıklama girişimlerinin karşılaştığı hüsranı, Stanley Miller'ın ümitsizliğini tarif ederek açıklar:

"İlk deneyinden yaklaşık 40 yıl sonra Miller bana, hayatın kökeni bilmecesini çözmenin kendisinin ya da başka herhangi birinin düşündüğünden çok daha zorlaştığını söyledi... Miller, "anlamsız" veya "kağıt üstü kimyası" adını verdiği, hayatın kökeni ile ilgili yeni tezlerden hiç etkilenmemişe benziyor. Bazı hipotezleri o kadar küçük gören bir tavır takındı ki, onlarla ilgili görüşlerini sorduğumda, kafasını salladı, iç geçirdi ve kıs kıs güldü, adeta insanlığın ahmaklığının farkına varmışcasına... Miller, bilim adamlarının nerede ve ne zaman hayatın başladığını hiçbir zaman kesin bir biçimde bilemeyeceklerini de onayladı." (Horgan, John, 1996, The End of Science, MA Addison-Wesley, s. 139)

Görüldüğü gibi hayatın tesadüflerle ortaya çıkabileceğini gösteren değil somut bir kanıt, hatta bunu teorize edebilen tutarlı bir model dahi yoktur. Hayatın tesadüflerle ortaya çıktığı iddiası sadece ideolojik nedenlerle gündemde tutulan bir masaldan ibarettir.

Uç Bölgelerde Yaşayan Bakteriler Hakkındaki Yanılgı

Belgeselde binlerce metre derindeki okyanus tabanında bulunan hidrotermal bacalardan ve volkan çevreleri gibi uç bölgelerden söz edilmekte, burada görülen bakteri türlerinin, yaşamın sözde tesadüflerle ortaya çıktığını anlamada ipuçları verdiği öne sürülmektedir. Programın sunucusu bu konuda şu ifadelere yer vermektedir:

"Buralarda tek hücreli yaşamın başlangıcı izleniyor. Hepsinde de en ilkel bakterilerin soyunu sürdürebilen örneklerini izleyebiliyoruz."

Uç bölgelerde yaşayan bakterilerin ilkel olduğu iddiası sadece bir önyargıdır. Bu yaşam formları son derece karmaşık kimyasal işlemleri gerçekleştirmekte, sahip oldukları mekanizma ve organellerle çok kompleks bir tasarım ortaya koymaktadırlar. Evrimcilerin bunu ilkel kabul etme sebebi sadece yaşça en eski yaşam formlarıyla aralarında kurulan benzerliklerdir. Bir tasarımın eski olması tesadüflerle ortaya çıktığını göstermez. Öte yandan uç ortamdaki bakteriler aslında evrim teorisine bariz birer darbedir. Milyarlarca yıl önce yaşamış bakterilerin günümüzde aynı yapıda yaşıyor olmaları bunların milyarlarca yıldır hiçbir değişim göstermediğini yani evrimleşmediğini gösterir. Elbette evrim izi taşımayan bir canlıyı evrime kanıt göstermek sadece evrimci önyargılarla ilgilidir. Gerçekte bu bakteriler birer "yaşayan fosil"dir ve evrimci Focus dergisi Nisan ayında yayınladığı bir makalede bu yaşayan fosillerin evrime açmazlarını objektif bir şekilde itiraf etmiştir:

"Teoride, değişen çevre koşulları, düşman türler, türler arası rekabet gibi çeşitli baskı unsurlarının doğal seçime neden olması, mutasyona uğramış avantajlı türlerin seçilmesi ve bu türlerin, bu kadar uzun zaman içinde çok fazla değişikliğe uğraması gerekiyordu. Ama gerçekler böyle değil... Çarpıcı bir örnek ise archaebakteriler. Tam 3.5 milyar yıl önce, dünya henüz çok sıcakken ortaya çıktılar, günümüzde de Yellowstone Milli Parkı'ndaki kaynar sularda yaşamaya devam ediyorlar" ("Evrimin Çıkmaz Sokakları: Yaşayan Fosiller", Focus, Nisan 2003, sf.40)

Böyle kompleks yapıdaki bir canlının milyarlarca yıl hiç değişmeden günümüze ulaşmasının bir tek objektif açıklaması olabilir: Ortada bir evrim süreci yoktur. Sadece ideolojik nedenlerden ötürü bu gerçeği kabul etmemekte direnen BİTAV ise yaratılışı destekleyen bu gerçeği çarpıtarak evrim kanıtı gibi göstermeye çalışmakta, böylelikle bir tür çaresizlik örneği sergilemektedir. Çünkü evrim teorisi bilimsel kanıtlara sahip olmayan bir efsanedir ve bu nedenle savunucuları bu tür aldatmacalara başvurmaktadırlar.

Evrimci Bilim Adamlarından Masallar

Belgeselde Türkiye'deki bazı üniversitelerden evrimci bilim adamlarının görüşlerine de yer verildiği görülmektedir. Doç. Dr. Osman Gürel (A.Ü. Fen Fakültesi, Kimya Bölümü), Prof. Dr. Ali Demirsoy (Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü) ve Prof. Dr. Aykut Kence (ODTÜ Biyoloji Bölümü) hayatın sözde evrimle ortaya çıkışı ve çeşitlenişi hakkında çeşitli iddialar ortaya koymakta ve BİLTAV'ın evrim teorisini bilimsel bir gerçek gibi gösterme çabasına ortak olmaktadırlar. Ortaya koydukları iddialar ise bilime aykırı olduğu halde önyargılar yüzünden devam ettirilen yanılgılardır.

Doç. Dr. Osman Gürel'in Temelsiz Varsayımı

Sayın Gürel, canlılığın tesadüfen ortaya çıktığı masalını aktarmakta ancak bunun nasıl gerçekleşmiş olabileceğine dair hiçbir bilimsel açıklama getirememektedir. Gürel bu konuda şunları söylemektedir:

"Okyanuslar ılık bir çorba halinde gazlarla tozlarla yoğrulmuş bir çorba halinde ortaya çıkıyor. İşte yaşamın ortaya çıkış durumu bu ortamla belirleniyor. Çeşitli kuramlar farklı mekanizmalar öneriyorlarsa da en yaygın olarak bilinen şey, günümüzden 3.8 milyar yıl önce en ilkel canlıların bu okyanuslarda ortaya çıktığı."

Burada tarif edilen çorba, literatürde ilkel çorba olarak bilinen ve milyarlarca yıl önce tesadüfen ilk hücrenin ortaya çıkışına kaynaklık ettiği ileri sürülen okyanuslardır. Ancak yukarıda da gösterdiğimiz gibi, hücrenin kompleksliği bu senaryoları geçersiz kılmaktadır. Gürel ise bu çıkmazı, belirsiz teorilerden söz ederek geçiştirmeye çalışmaktadır. Hayatın 3.8 milyar yıl önce okyanuslarda ortaya çıktığı iddiası gerçekte tamamen hayalgücüne, daha doğrusu "inanca" dayalıdır.

Cardiff Astrobiyoloji Merkezi direktörü astronom Chandra Wickramasinghe ilkel çorba tezinin arkasındaki inancı şöyle açıklar:

"Yeryüzünde hayatın, ilkel bir çorbada ortaya çıktığı tezi, [evrimci] bilimadamlarının vazgeçmekte zorlandığı bir inanç meselesidir. Şu anda bunu destekleyecek deneysel kanıtlar bulunmamaktadır. Aslında Pasteur'dan itibaren, canlılığı cansız maddeden meydana getirme yönündeki tüm girişimler başarısız olmuştur." ( "Panspermia Q and A: Leading Proponent Chandra Wickramasinghe", Robert Roy Britt, 27 Ekim 2000 )

Bir kimyacı olan Osman Gürel'in "ilkel çorba" yanılgısı aslında kendisi adına bir çelişkidir. İlkel çorba iddiasını savunarak kimya biliminin temel prensiplerinden birini adeta yok saymaktadır. Kimyada Le Chatêlier Prensibi olarak bilinen kurala göre, açığa su çıkaran bir reaksiyonun (kondansasyon reaksiyonu) su içeren bir ortamda sonuçlanması mümkün değildir. Sulu bir ortamda bu çeşit bir reaksiyonun gerçekleşebilmesi, kimyasal reaksiyonlar içinde "oluşma ihtimali en düşük olanı" olarak nitelendirilir. Oysa proteinlerin oluşması için söz konusu reaksiyon gereklidir.

Dolayısıyla, evrimcilerin hayatın başladığı ve amino asitlerin oluştuğu yerler olarak belirttikleri okyanuslar, amino asitlerin birleşerek proteinleri oluşturması için kesinlikle uygun olmayan ortamlardır. (Richard Dickerson, "Chemical Evolution", Scientific American, cilt 239:3, 1978, s. 74)

Görüldüğü gibi BİTAV ve Gürel, hiçbir bilimsel kanıtı olmayan, hatta kimya bilimine aykırı senaryoları kesin gerçekler gibi aktararak izleyenlere evrim propagandası yapmaktadırlar.

Prof. Dr. Ali Demirsoy'un Yanılgıları

Prof. Dr. Ali Demirsoy ise söz konusu programda Kambriyen Patlamasının temelinde cinsiyetin ortaya çıkışı ve mayoz bölünmenin yattığını iddia etmektedir. Kambriyen Patlamasına kadar olan dönemde canlıların mitoz benzeri bir bölünme yaşadıklarını bu yüzden birbirini izleyen nesillerin bir farklılık göstermediğini söylemektedir.

Ali Demirsoy'un iddiasının Kambriyen Patlaması'nı açıklaması ise gerçekte imkansızdır.

Kanada'nın Burgess Shale bölgesinde yapılan paleontolojik kazılar, günümüzden 543 ila 517 milyon yıl öncesine ait olan tabakalarda, bir anda ve kompleks yapıda çok çeşitli canlıların aniden ortaya çıktığını göstermiştir. Kambriyen dönemi olarak bilinen bu dönemde, çeşitlenme ve beden tasarımlarının kompleksliğindeki artış o kadar büyük bir artış olmuştur ki buna Kambriyen "Patlaması" adı verilmiştir. Günümüzde mevcut filumların(ana hayvan kategorilerinin) neredeyse tamamı bu dönemde ortaya çıkmıştır. Üstelik Kambriyen döneminde ortaya çıkan filum sayısı 100'e yakın olduğu halde günümüzde varlığını sürdüren filum sayısı sadece 30 kadardır. Yani canlı türleri Darwinizm'in iddia ettiği gibi kademeli olarak artış göstermemiş, aksine azalmıştır.

Ayrıca Kambriyen öncesi dönemde tek hücreli bakteriler ve kompleks yapıda olmayan sınırlı çeşitlilikte çok hücreli canlılar varken bir anda kompleks organlara (kalp, bileşik göz) ve fizyolojik sistemlere sahip canlılar ortaya çıkmıştır. Bunların hiçbir atasal formu yoktur ve kendi özgün yapılarıyla belirmişlerdir.

Evrim teorisi için Kambriyen döneminin hiçbir mantıklı açıklaması yoktur. Çünkü teori canlıların bugünkü yapılarına aşamalı gelişimle ulaştığını savunmaktadır. Oysa Kambriyen Patlaması jeolojik zaman ölçeğinde çok dar bir aralık tutar ve bu dönem öncesindeki yaşam formlarıyla Kambriyen canlılarının yaşam formları arasında büyük uçurumlar vardır ve bu uçurumları doldurmada evrimcilerin önerebileceği hiçbir örnek bulunmamaktadır. Kısacası Kambriyen Patlaması, canlılığın kökeninde evrim değil yaratılışın olduğunun kesin bir göstergesidir.

Ali Demirsoy ise Kambriyen Patlaması hakkındaki bilgileri vermekten özellikle kaçınmakta ve başta da belirtttiğimiz gibi Kambriyen Patlamasının temelinde canlılar arasında mayoz bölünmenin yaygınlaşmasının yattığını ileri sürmektedir. Biyoloji hakkında fazla bilgisi olmayan birisi Sayın Demirsoy'un akademik kariyerinin de etkisiyle bu anlatılanları bilimsel gerçekler zannedebilir. Oysa gerçekler farklıdır.

Öncelikle mayoz bölünmenin kökeni evrim teorisini çıkmaza sürüklemektedir. Mayoz bölünme çok sayıda enzimin aynı anda ve organize çalıştığı karmaşık biyokimyasal yollara sahip bir işlemdir. Bölünme işlemleri, hücrede gerçekleşen sayısız biyokimyasal işlem gibi, indirgenemez kompleksliktedir. Buna göre tüm bu özelleşmiş enzim ve proteinler hücrede aynı anda ve kusursuz olarak bulunmak zorundadır. Proteinlerin herhangi birinin eksikliği durumunda diğerleri görevlerini yapamayacak ve bölünme gerçekleşmeyecektir. Böyle kompleks bir modelin evrim teorisinin savunduğu aşamalı gelişimle açıklanması imkansızdır. Herhangi bir aşamada bölünmeyi düzenleyen sistem muhakkak "yarım" olacak, dolayısıyla bölünme gerçekleşmeyecektir. Bu gerçek, tüm bu moleküllerin ve dolayısıyla hücre bölünmesinin Allah tarafından yaratılmış olduğunu gösterir.

Gerçekte evrimciler tüm çabalarına rağmen mayozun nasıl evrimleşmiş olabileceğine dair bilimsel kanıtlar gösterememişlerdir. Nitekim Evrimci Biocell dergisinin geçtiğimiz yıl içinde yayınlanan 2002 Nisan sayısındaki bir makalede, mayozun kökenlerinin hala bilinmediği belirtilmiştir . ("Primitive Forms of Meiosis: the Possible Evolution of Meiosis". Solari AJ.Biocell 2002 Apr; 26(1):1-13) Yani Demirsoy'un evrimin içine Kambriyen konusundaki çıkmazına çözüm olarak öne sürmeye çalıştığı mayoz bölünme aslında evrimciler için başlı başına ayrı bir çıkmazdır. Dahası, Kamriyen Patlamasında ortaya çıkan son derece kompleks, birbirinden farklı ve özgün vücut planlarının Sayın Demirsoy'un öne sürdüğü gibi cinsellikle açıklanması mümkün değildir. Ortada birbiriyle hiçbir benzerliği olmadan aniden ortaya çıkmış canlılar vardır ve bunların "genetik rekombinasyon" ürünü olduğunu iddia etmek, tek kelimeyle komiktir.

Rekombinasyonlar anne ve babadan aktarılan genlerin, yavruda farklı bir kombinasyon oluşturacak şekilde birleşmesidir. İnsanlarda yeni doğan yavruların kardeşlerinin, anne veya babalarının kopyası olmamasının sebebi budur.

Buradaki kritik nokta ise şudur: Rekombinasyon sadece bir tür içinde sınırlı varyasyonu mümkün kılar. Sınırlıdır çünkü genlerin farklı şekilde birleşmesiyle oluşan tüm varyasyonlar zaten mevcut olan genler sayesinde gerçekleşir.

Örneğin 1800'lü yıllardan itibaren yetiştiriciler şeker pancarının içerdiği şeker oranını artırmaya çalıştılar ve çok da başarılı oldular. 75 yıl kadar sürdürülen suni seçilim sonunda şeker oranını %6'dan %17'ye çıkarmayı başardılar. Ancak bu noktada ilerleme durdu ve seçici eşleştirme bundan sonra şeker oranını artıramadı. Çünkü şeker üretimi için gerekli tüm genler tek bir varyasyonda toplanmıştı ve daha fazla ilerleme artık mümkün değildi.

Rekombinasyonun etki alanı sadece bir türün genomuyla sınırlıdır ve ortaya yeni bir tür çıkması söz konusu değildir. Darwin Retried adlı kitabın yazarı Norman Macbeth bu konuda şöyle demektedir:

"Sorun canlıların gerçekten de sınırsız bir biçimde varyasyon gösterip göstermedikleridir... Türler her zaman için sabittirler. Yetiştiricilerin yetiştirdikleri değişik bitki ve hayvan cinslerinin belirli bir noktadan ileri gitmediğini, hatta hep orijinal formlarına geri döndüğünü biliriz. Asırlar süren yetiştirme çabalarına rağmen, hiçbir zaman siyah bir lale ya da mavi bir gül elde etmek mümkün olmamıştır. ("Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, Harvard Common Press, New York: 1971, s. 33.)

Prof. Demirsoy'un hayvanlar aleminin tüm filumlarının aynı anda ortaya çıkışını "rekombinasyon"a bağlamaya çalışması, işte bu nedenle komiktir. Ancak belirli bir canlı türü içinde küçük farklılıklar oluşturabilen bir doğal mekanizmanın bu şekilde neredeyse tüm biyolojik tasarımların kökeni gibi gösterilmesi, evrimci çaresizliğinin ve dogmatizminin yeni bir ifadesi olmuştur.

Fotosentezin Evrimi Masalı

Programda anlatılan bir masal da fotosentezin evrimi masalıdır. Programın yorumcusu bu konuda şunları söylemektedir:

"Güneş enerjisi ve karbondioksit kullanımı karmaşık biyokimsayal olaylardır ve evrimin daha ileri aşamalarında ortaya çıkarlar."

Fotosentezin evrimi senaryosuna daha sonra Ali Demirsoy'un görüşleri de dahil edilmektedir. Demirsoy, güneş ışığındaki elektronları yakalayabilen moleküllerin ilkel bakterilerin üzerine yerleştiğini, bunun kloroplast etkisine yol açarak bitkilerin ortaya çıkmasını sağladığını iddia etmektedir.

Ancak bu masal fotosentezin kompleks özelliklerinin tesadüflerle ortaya çıkmış olabileceğini göstermemektedir. Çünkü fotosentez, aynen hücre bölünmesinde anlattığımız gibi, indirgenemez kompleks özellikte biyokimyasal reaksiyonlar sayesinde gerçekleşir. Bu konuda Türkiye'de evrimin önde gelen savunucularından biri şu itirafı yapar:

"Fotosentez oldukça karmaşık bir olaydır ve bir hücrenin içerisindeki organelde ortaya çıkması olanaksız görülmektedir. Çünkü tüm kademelerin birden oluşması olanaksız, tek tek ortaya çıkması da anlamsızdır." (Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara, Meteksan Yayınları, 1984, s.8)

Belki şaşırtıcı gelebilir ama bu ünlü evrim savunucusu Ali Demirsoy'un kendisidir! Yani TRT ekranlarında anlattığı masalı kendisi yalanlamaktadır. Sayın Demirsoy'u bu yalanlamaya götüren sebep nedir bilemiyoruz ama anlattığı masalın tutarsızlığı ortadadır: Elektrona duyarlı moleküller tesadüflerle nasıl ortaya çıkmıştır? Bu moleküller bakterilerin üzerine nasıl yerleşmiştir? Eğer bunlar bakteri için başlangıçta yabancı moleküller ise bakterinin sindirim enzimleri bunları nasıl sindirmemiş olabilir? Bunların bakteriye yerleştiği farzedilse bile bu varsayım kloroplast gibi kompleks bir organelin diğer bileşenleri nasıl ortaya çıkmıştır?

Soruların hepsi cevapsızdır ve fotosentezin kökeni evrimciler için karanlıktadır. Bu olağanüstü kimyasal işlemi evrimle açıklamaya kalkmak, güneş enerjisiyle çalışan bir otomobil hakkında "güneş ışığındaki elektronları yakalayabilen bu özel levhalar günün birinde bir otomobilin üzerine yerleşti ve güneş enerjisiyle hareket eden bu otomobiller ortaya çıktı" demek gibidir.

Böyle özel moleküllerin, diğer sayısız molekülle uyum içinde çalışıp ortak bir görevi yerine getirdiği fotosentez işlemi, sahip olduğu kompleks tasarımla bilinçli olarak meydana getirildiğini gösterir. Gerçekten de tüm bu moleküllerin indirgenemez komplekslikte oluşu (Sn. Demirsoy'un dolaylı olarak itiraf ettiği gibi) bilinçli olarak tasarlandığını yani yaratıldığını ispatlar.

Prof. Dr. Aykut Kence'nin Endosimbiyoz Yanılgısı

TRT'deki belgeselin çeşitli yaşam formlarının anlatıldığı bölümünde konu ökaryotlara ve elbette bir başka evrim masalına gelmektedir. Aykut Kence'nin yorumlarıyla aktarılan bu masalda prokaryot bir hücrenin günün birinde bir başka prokaryot hücreyi yuttuğu, ikisinin bu şekilde yaşamlarını sürdürdüğü, yutulan hücrenin bir süre sonra kloroplast ve mitokondriye dönüştüğü ve nihayet ökaryot hücrenin ortaya çıktığı masalı anlatılmaktadır. Bu masal tamamen evrimci kaygılarla ortaya atılmış, kendini bilimsel olarak 1970 ve 80'li yıllarda tüketmiş olmasına karşın evrimciler tarafından hala körükörüne savunulan bir iddiaya dayanır: Endosimbiyoz. Bir bakteri tarafından yendiği halde sindirilmeden kaldığı, üstelik daha kompleks yapıda bir hücrenin ortaya çıkmasına "katkı" sağlayan bir bakterinin doğada hiçbir örneği yoktur. İki bakteri arasında bu şekilde bir ilişki herhangi bir laboratuvarda da gösterilmiş değildir. Yani bu canlılar doğada veya test tüplerinde değil evrimcilerin hayallerinde yaşayan canlılardır.

Gerçekte ökaryot hücrelerdeki genler prokaryot hücrelerdekilerden çok farklıdır ve aralarında evrimsel bir ilişki kurulamamaktadır. D. F. Doolittle Scientific American dergisinde yayınlanan bir makalesinde şöyle itirafta bulunur:

"Ökaryotlardaki birçok genin archealar veya bakterilerdeki genlerden farklı olduğu ortaya çıkmaktadır; sanki hiçbir yerden gelmiş gibidirler." (Doolittle, D.F., 2000. Uprooting the tree of life. Scientific American 282(2):72'77)

Görüldüğü gibi Bilim ve Yaşam belgeselinde hayatın tesadüflerle ortaya çıktığına dair ortaya konan iddialar bilimsel kanıtlara değil hayalgücüne dayalıdır; hatta bilimsel kanıtlarla çürütüldükleri halde evrimciler tarafından körükörüne savunulmaya devam etmektedirler. Burada en ilgi çekici nokta, bu masallara profesör ünvanı kazanmış insanların inanmasıdır. Hücreyi yıllarca incelemiş, bu konuda tezler, makaleler hazırlamış, deneyler yapmış bu kişiler, evrim teorisi söz konusu olduğunda akıl ve mantık ilkelerinden vazgeçerek bu bilim dışı masalların sözcülüğüne soyunabilmektedirler.

Elbette bu masalların tutarsızlığını aslında gayet iyi bilmektedirler (Ali Demirsoy'un fotosentez itirafında görüldüğü gibi). Onları bu masalları savunmaya iten neden evrim teorisinin bilimsel açıdan güçlü iddialara sahip olması değil, felsefi ve ideolojik yönden kendilerini zorunlu hissetmeleridir. Bu insanlar önce "materyalist", sonra bilim adamıdırlar. Harvard Üniversitesi'nden ünlü bir genetikçi ve evrimci olan Richard Lewontin evrimcilerin dünyaya bakış açısını şöyle itiraf etmektedir:

"Bizim materyalizme olan bir inancımız var, 'a priori' (önceden kabul edilmiş, doğru varsayılmış) bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir açıklama getirmeye zorlayan şey, bilimin yöntemleri ve kuralları değil . Aksine, materyalizme olan a priori bağlılığımız nedeniyle, dünyaya materyalist bir açıklama getiren araştırma yöntemlerini ve kavramları kurguluyoruz. Materyalizm mutlak doğru olduğuna göre de, İlahi bir açıklamanın sahneye girmesine izin veremeyiz ." (Richard Lewontin, The Demon-Haunted World, The New York Review of Books, 9 Ocak, 1997, s.28)

Sonuç ve TRT'ye Önemli Hatırlatma:

BİTAV'ın hazırladığı ve TRT'de yayınlanan "Bilim ve Yaşam" belgeselleri, bilimsel yanılgılarla doludur ve izleyicileri tamamen yanlış bilgilendirmektedir. BİTAV bünyesindeki bazı Darwinistler, yukarıda gösterdiğimiz gibi doğa tarihini kendi önyargıları doğrultusunda yorumlayarak gerçekdışı senaryolar aktarmışlardır. Evrimi savunan belgesellerin çok daha olumsuz bir etkisi ise Darwinizm'in felsefi arkaplana yayılma zemini oluşturmalarıdır. Bu, insanlara tesadüfen ortaya çıkmış bir hayvan türü olduklarını empoze eden, dolayısıyla toplumu birarada tutan ahlaki bağları kemirerek kargaşa ve çatışmaya yol açan zararlı bir öğretidir. Bu tür yayınlar sayesinde bilinçaltında davranışlarında sorumsuz bir canlı olduğu yerleşen insan, hem başkalarına hem de devlet otoritesine karşı potansiyel bir tehlike oluşturur. Kısacası Darwinizm toplumsal ahlakı tahrip eder.

Ulusal TV kanalımız olan TRT'ye bu noktada büyük sorumluluk düşmektedir. TRT yetkilileri, Darwinizm'in bilimsel geçersizliğini ivedilikle kavramalı, sadece felsefi nedenlerle sürdürülen bu yanılgıyı ekranlarına taşımaktan kaçınmalıdırlar.

 
 
Ana Sayfa

 

www.bilgilerdunyasi.net © 2004